Ömür KAHRAMAN
Ömür KAHRAMAN
Fener ve Balat
31 Mayıs 2020 Pazar / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar
İstanbul, iki kıtada birden yayılmış, içinden Boğaz, Haliç, Marmara ve Karadeniz geçen önemli bir şehir. Asya, Avrupa, Pera, Galata, Sur içi derken anlayıp öğrenmesi biraz karışık gibi dursa da size rehberken kullandığım bir yöntemle anlatayım şehri. Sol kolunuzu ileri doğru uzatın ve baş parmağınızı açın. Kolunuz Boğaz, dört parmağınız Marmara Denizi, baş parmağınız Haliç, omzunuz Karadeniz. Kolunuzun dışı Asya içi Avrupa. Haliç yani baş parmağınız Avrupa’yı ikiye ayırıyor. Pera, Galata, Ceneviz yeni şehri Boğaza yakın tarafı yani kol boyunuz, baş parmağınızın dışı da tarihi yarımada ile Fener, Balat’ın da içinde olduğu eski şehri göstermektedir. 
 
Haydi şimdi Kenan Torlak abimin isteği üzerine doğup büyüdüğü topraklara İstanbul'un Fatih ilçesinde Haliç kıyısında yer alan Fener, Balat’a gidelim.
 
Balat Rumca saray anlamına gelen eski adıyla “Palation” ya da “Petrion” olan semt adının Balat olarak buradan evrildiği düşünülmektedir. 
 
Bizans İmparatorluğu döneminde, 12. Yüzyıl dan itibaren önem kazanarak gelişir Balat ve İmparatorluğun merkezi Blahernai Sarayı’da buraya yapılır. Bugün Tekfur Sarayı olarak bilinen yerde olan muhteşem saraydan geriye maalesef bir kaç yıkık duvar kalmış. 
 
Anemas Zindanları, Tekfur Sarayı olarak da bilinen Blakhernai Saray kompleksinin bir parçasıdır. Roma döneminden İstanbul’da kalan tek yer altı zindanı olmasının yanı sıra yer altı tünelleri, labirentvari sarnıçları ve son derece dar işkence odaları ile de yıllardır adından söz ettirmektedir. 
 
Fener adı ise limana giren gemilere yol gösteren Fanarion yani fenerden gelir. 
 
Evliya Çelebi’nin de Seyahatnamesi’nde bu semtlerden bahsedilmektedir. 
 
İstanbul'un Fatih ilçesinde Haliç kıyısında yer alan bu iki komşu, kardeş semtin de bir çok benzeri gibi hangisinin sınırının nerede bitip, hangisinin nerede başladığı bilinmez. Bu yüzden birbirinden ayırmadan yazacağım. 
 
Çok değil 20 sene önce şehrin içi ama korku filmi platosu gibiydi bölge. Gitmeye çekinilirdi. Kentsel dönüşüm sonrası adeta şehrin çekim yerlerinin başında gelir oldu ve film stüdyosu gibi çokça dizi ve filme ev sahipliği yaptı. Elbette kensel dönüşümün yanı sıra Haliç’in temizlenmesinin de bu değişimde payı büyüktür. Bir gün de size Altın boynuzu yani Haliç’i yazayım. 
 
Haydi şöyle bir İstanbul hayal edin: tarihin merkezinde, en az 1400 yıllık surların içinde hatta kimi yerde surların üstüne kurulmuş olsun ve Ermenisi, Rumu, Musevisi, Müslümanı kardeşçe yıllarca bir arada yaşasın. Zengin Rumlar Fener’de otururken, fakir Yahudiler de Balat’ta yerleşmişler. Safarad İspanya Yahudileri de Yahudilerin yanına Balat’a yerleştiriliyor.
 
Kilise, sinagog, camii bir arada yer alır. Birinin bayramı oldu mu hepsi birden kutlarlarmış. Bir birlerine, dinlerine saygılı, değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul ederek kardeşçe yaşanmışlıkların en büyük tanığıdır bu bölge. Her biri özünü, kültürünü, inancını, adetini değiştirmeden yaşamışlar. Şimdilerde Rum ve Yahudiler artık yok denecek kadar az; ancak, kendileri gitse de yaşanmışlıkları, izleri ve kültürleri tıpkı evleri gibi yadigar kalmış bizlere. 
 
Hayran olacak kadar güzel yan yana her renk evleri görüp geçmeyin. Her birinde yaşanmışlıkları hissederek gezin hatta mümkünse bir turist rehberi ile keşfedin sokaklarını. Bilmeden gezmeye kalkarsanız görürsünüz sadece. Bilen biriyle tanırsınız, iyi bilen biriyle gezdiğinizde hissedersiniz gezdiğiniz yeri. 
 
Fener, Balat;  Eski Anadolu kasabaları ya da çok eski mahalle kültürü olan yerler gibi. Binalar arasında çamaşır ipleri vardır. Pazar günleri mis gibi sabun kokusuyla yıkanan çamaşırlar başka bir görüntü verir kameralarınıza. O kadar az yerde çocuklar sokağa çıkıp oynayabiliyor ki artık. Burada çocuklar oynuyor sokaklarda. Oturun bir kahveye ve izleyin çocukların oynamasını.  Yaşayan tüm kültürlerin izlerini, geçmişimizle geleceğimizi,
İstanbul’un tarihi dokusunu koruyan eşsiz semtlerindendir. 
 
Bir İstanbul hayal edin, içinde yan yana rengarenk evler olsun, binalar arasında çamaşır ipleri asılsın, çocuklar oynasın sokaklarında, Ermenisi, Rumu, Musevisi, Müslümanı kardeşçe bir arada yaşasın… 
 
Bir İstanbul hayal edin, içinde yaşayan tüm insanların izlerini taşısın, geçmişimizi ve geleceğimizi bir arada barındırsın.
 
İstanbul’un tarihi dokusunu koruyan nadir semtlerinden olan Fener ve Balat yaşanmışlığın izleri ile dolu. Başınızı nereye çevirseniz ayrı bir hikayesi var. Zamanında buraya yerleşen Rum ve Yahudilerin sayısı ise artık yok denecek kadar az. Onlardan yadigar evler ise hayranlık verecek kadar güzel bu tarihi semt şimdilerde kentsel dönüşümün getirdiği heyecanı ve her geçen gün ünlenen yeri görmek isteyenleri misafir ediyor. UNESCO Dünya Kültür Mirası kapsamında korunuyor. Açılan vintage butikler, antikacılar, müzayede salonları, tasarım dükkanaları, butik otelleri, sanat galerileri, restoran ve kafeleri ile İstanbul’un yeni cazibe merkezi oldu. 
 
Balat’ın eski sahipleri eskiden farklı dinlere mensup komşularla yaşarken, şimdilerde artan fiyatlarla bölgeye gelip yerleşen yeni komşuları ile de yüz yıllarca olduğu gibi harmoni içinde yaşıyorlar. 
 
Size Fener Balat’ta bulanan önemli yapılardan ve görülmesi gereken yerlerden bahsedeyim:
 
Vodina Caddesi ile başlayalım gezmeye. Esnaf lokantaları, işkembecileri, tarihi köftecileri, balıkçıları ve Paris’i aratmayan kafeleri, pazar günleri düzenlenen mezatları, sokaklarında canlı caz müziği dinleyip sohbet edeceğiniz dost atmosferli bir mahalle caddesidir. Bu dar cadde Balat’ın kalbidir bence. Vodina kelimesi Makedonca su şehri ya da sulu şehir anlamına gelir. 
 
Cibalikapı’ye sırtınızı Eyüp’e yüzünüzü dönüp 5 dakika yürüdüğünüzde Aya Nikola Rum Ortodoks kilisesini görebilirsiniz. İsmi Aya Nikola olan kilise Hıristiyanlar tarafından Santa Claus yani Noel Baba kilisesi olarak adlandırılmış. Santa Claus, ihtiyacı olan insanlara yardım etmesiyle tanınır. Myra’da doğup ölen Santa Claus’un kemikleri İtalya’da yaşadığım Bari’de bulunmaktadır. 1700’lü yıllarda yapılan kilise cemaatin azlığı nedeniyle artık sadece pazarları ve yortularda açık. 
 
Aya Nikola Kilisesi’nden Eyüp’e doğru 500 metre yürüdükten sonra Ortodoks Rumlarının en kutsal mekanı olan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne ulaşabilirsiniz. 
 
Kin Kapısı olarak bilinen en az Patrikhane kadar ünlü kapının hikayesi şöyle: Osmanlı döneminde, dönemin patriği Osmanlı’ya ihanet eden patrik kapının önünde idam edilmiş. O gün bugündür kilitlidir kapı.
 
Patrikhane’nin mütevazi duvarları arkasında gizlenen, muhteşem bir işçilikle süslenmiş kiliseyi mutlaka görmelisiniz. Kilisede mumlarla dilek dileyebilirsiniz. Aya Yorgi kilisesi ikonları, azizlerin kemikleri ve tabutları, Hz. Meryemle Hz. İsa’ya ait resim ve fresklerin yanında göz kamaştıran altın varaklarla süslü duvarları görebilirsiniz. 
 
Maraşlı Rum İlkokulu
 
Antik bir tapınak gibi duran yapıyı geçerken farketmemek imkansız. 1901 yılında Grigorios Maraşlı’nın bağışı ile yapılmış bir ilkokul. Maraşlı İlkokulu’nun giriş kapısı yüksek kaideli yivli sütunları Yunan tapınaklarına benziyor. Rivayete göre Grigorios Maraşlı yaptırdığı okulun çok gösterişli olmasını istemiş, hatta bittiği zaman “Fener Rum Lisesi, bu okuldan sonra zikredilsin.” demiş. Ama bağışladığı paralar okulun inşasına yetmemiş. Böylece sadece kapı kısmı gösterişli olurken okul sıradan basit bir bina olmuş. 
 
Patrikaneden sonra en meşhur yokuşlardan biri de Fener Rum Erkek Lisesi’ne nam-ı diğer Kırmızı Mektebe çıkan Sancaktar Yokuşu’dur. Semtin adeta simgesi olmuş ve Patrikhane ile karıştırılan 1800’lü yıllarda Marsilya’dan getirilen kırmızı tuğlalar ile yapılan ortaokul ve lise olarak hizmet veren okulun öğrenci sayısı da yıllarla azalan Azınlıklar gibi azalmış. 
 
Erkek Lisesinden çıktıktan sonra pek çok fotoğrafta yer alan renkli evlerin bulunduğu Merdivenli yokuşu görebilirsiniz. Eskiden Musevi vatandaşların yaşadığı sokakta bugün Osmanlı-Musevi mimari tarzı hakimdir. Merdivenlerden çıkıp Unesco projesi kapsamında aslına uygun olarak yenilenmiş, pastel renkli cumbalı evlerde sizde birkaç kare fotoğraf alabilirsiniz.
 
Fener Rum Kilisesi’nden yürüme mesafesinde olan Maria Mouchliotissa ya da Kanlı Kilise ya da Moğolların Meryemi Kilisesi olarak bilinir. Yapılış tarihi kesin olmamakla birlikte 10. yy Bizans döneminden kalan yapının en önemli özelliği hep kilise olarak kalan tek yapı olmasıdır. Bizans İmparatoru Mihail Paleologos’un gayri meşru kızı Maria’dan alır adını. Biraz hüzünlü bir hikayesi vardır: 13.yy’da Moğollar İran sınırına kadar gelmiştir. Savaşın yaklaştığını hisseden İmparator, müttefik olmak savaşmaktan daha akıllıca bir yoldur der ve kızı Maria, Moğol hükümdarı Hülagu Han ile evlenmesi için Moğol Sarayı’na gönderilir. Ama yol uzundur ve Hülagu Han yaşlanmıştır. Maria’nın geldiğini göremeden maalesef ölür. Maria’da Hülagu Han’ın oğlu Abaka Han ile evlendirilir. Birkaç yıl sonra Abaka Han kardeşi tarafından öldürülünce dul kalan Maria İstanbul’a geri döner. Kilisenin yakınındaki manastırda ölene huzur içinde yaşar. 
 
Balat’a gelip Çıfıt Çarşı olarak da bilinen Balat Çarşısı’nı görmeden dönmek olmaz. 
Zamanında Yahudiler tarafından işletilen bugün Türk esnafın antika, ev eşyaları, kasap, fırın, ayakkabı tamircisi, mobilyacı, bakkal gibi her türlü ihtiyacınıza cevap veren dükkanların bulunduğu mahalle çarşısıdır. 
 
Balat çarşısından sonra İstanbul’un en büyük Sinagog’u olan Ahrida Sinagogu görülebilir. Teva denen Dua Kürsüsünün tekne pruvası şeklinde yapılmış olması en büyük özelliğidir. Teva ile rivayet çoktur. Nuh’un Gemisi’ni simgelediği, İspanya’dan Balat’a gelen Sefaradları taşıyan kadırgaya benzeterek bu şekilde yapıldığı gibi çeşitli hikayeler anlatılır. 
 
Surp Hreşdagabed Ermeni Kilisesi
 
1635’e kadar terkedilmiş bir kilise, Patrik I.Zakarya tarafından yaptırılan onarımdan sonra Ermeni Kilisesi olarak kullanılmaya başlanmış. Balat yangınında ahşap bina kül olmuş, bugünkü kargir yapı 1835’de yapılmış. 12 Eylül gecesi yapılan şifa ayinleri ile ünlenmiş. Ayin sırasında yerlere halılar serilir her dinden, her ırktan gelenler  o gece şifa bulmak için, halıların üzerinde sabahlar, dualar ederlermiş. Namaz kılmak isteyen Müslümanlara da seccade dağıtılırmış. Genellikle perşembe günleri açık; ama, geçerken kapısını tıklayın şanslıysanız gezebilirsiniz.
 
Sveti Stefan Kilisesi Mimari Özelliğiyle Dünyada Tek Olan Demir Kilisesi rivayete göre, İstanbul’da yaşayan Bulgarlar 19. yüzyılda Rum Patrikhanesinden ayrılarak kendileri için bağımsız bir kilise yaptırmak isterler. Zamanın Osmanlı padişahına isteklerini arz ederler. Fakat Sultan Abdülaziz, Bulgarların Fener Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise yapmalarını istemez. Bulgarların isteklerini doğrudan reddetmemek için de “Kilise inşaatını üç ay içinde bitirmek koşuluyla izin veririm” der. Çünkü böyle bir inşaatın o dönemin koşullarında üç ayda bitirilmesi mümkün değildir. Bunun üzerine Bulgarlar kiliseyi, Viyana’da demirden döktürüp, sonra da Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden taşıyarak Haliç’in kıyısına üç ay içinde kurarlar. Dedim ya bu bilinen ve anlatılagelen rivayettir. Olayın aslı İstanbul’daki Ortodoks kiliselerinde Rumca ayin yapılmaktadır. Bu nedenle İstanbullu Bulgarlar kendi dillerinde ayin yapabilmek için Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir kilise kurmak isteseler de Patrikhane Bulgarların bu isteğine karşı çıkar. Ancak dönem Panislavizm dönemidir ve Rusya’yı arkasına alan genç Bulgar devleti, Osmanlı Devleti’nden kilise iznini alır. Proje yarışması açarlar. Yarışmayı Ermeni mimar Hovsep Aznavur, ihaleyi de Avusturyalı Rudolf Waagner Şirketi kazanır. Kilisenin inşası 1,5 yıl sürer. Kilisenin bütün dış cephesi, yan duvarları, pencere kenarları, merdivenleri, kabartmaları, çan kulesi neredeyse hemen her şey demirdendir, bu yüzden kilise Demir Kilise olarak da ünlenir.
 
Kilisenin yeri denize çok yakın olduğu için aşınmaya karşı beton yerine tamamen demirden yapılır. 1898’de de Sveti Stefan Kilisesi açılır. Patrikhane de 1945’te Demir Kilise’yi tanımayı kabul eder. Yapıldığında demirden yapılan iki kiliseden biriylen günümüzde dünyadaki tem metal kilisedir. Yeni restorasyonu yapılan kiliseyi yolunuz düşerse mutlaka gezin. 
 
İstanbul’da surlar içinde kalan semtte camii yok mu diye sorabilirsiniz. Tarihi yarımadada kalan bölgede selahattin camiileri yer almaktadır. Fatih Camii, Yavuz Sultan Selim Camii çok yakında olunca semtte küçük camiler yer alır. Bunlardan 3’ü ünlüdür. Bunlar:
 
Tahta Minare Camii, Kapı üzerinde yer alan tamir kitabesine göre, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1458 tarihinde yaptırılmış zamanla harap olmuş ve 1865’te, hemen yakınındaki Tahta Minare Hamamı’nın sahibi Kantârizâde Sivaslı Halil Ağa tarafından tamir ettirilmiştir.
 
Hızır Çavuş Camii, Hızır Ağa tarafından 15. yüzyılda yaptırılmış. 1854 yılındaki büyük Balat yangınında sıbyan mektebi ile birlikte yanan cami yeniden yaptırılmıştır. 
 
Mesnevihane Camii, 1844 yılında Nakşibendi tarikatine mensup olan Şeyh Mehmet Murat Efendi tarafından tekke olarak inşa edilmiştir. Mevlana’nın Mesnevisini okutmak, tasavvuf ilmini ve Farsça’yı öğretmek amacıyla yapılır. İlk talebelerin icazet töreninde devrin padişahı Sultan Abdülmecit’te bulunmuştur. Tekke’de dersane olarak kullanılan mescit, tevhidhane, kütüphane, sekiz adet derviş hücresi, şadırvan, mutfak ve selamlık bulunmaktadır. Sultan II. Mahmut’un baş kadını Nevfidan hatun tarafından sarnıç yaptırılmıştır. Tuğladan tek şerefeli bir minaresi ve avlusunda kuyu ve çeşme vardır. 
 
Balat’a gelip de işkembe içmeden dönerseniz turu yarım bırakmış olursunuz. 
 
Elbette çok zengin kültür ve esere sahip bölgeyi bu kadar kısa bir yazıda her şeyiyle ele almak mümkün değil. Bu sadece tadımlık, hatırlatmalık bir yazı.
 

 
ÖMÜR KAHRAMAN - NAME HABER
YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
       
Mustafa AKAY 2 Haziran 2020
Ömür hanım, teşekkürler. Fener/Balat’ı gezmiş gibi oldum. Yazılarınızın sonunda kullandığınız görseller de çok hoş.
Pınar Sarıoğlu 1 Haziran 2020
Keşmekeşine rağmen yaşamaktan keyif aldığım güzel şehrin güzel bir beldesini yine çok güzel kaleme almış sevgili Ömür Tarihi dokuyu ilmek ilmek işlemiş yazısına Tekrar gezindim o sokaklarda ... Tesekkurler
Meliha Şahin 1 Haziran 2020
Doğduğum yerler. Ne güzel anlatmışınız. Beni çok eskilere götürdünüz. Musevisi Hıristiyanı beraber yaşardık. Oyun oynardık. Tarihi yerlerin önünden geçip tanımıyormuşum. Sayenizde öğrenmiş oldum. Anılarıma götürdüğünüz için teşekkürler
Aslı eroğlu 1 Haziran 2020
Balat gercekten dokusuyla enerjisiyle cok farkli bir yer.oyle guzel yazmissiniz ki simdi bir kez daha gidip sanki gezmis gibi oldum.ama bir farkla.sizin samimianlatışınızla.ellerinize sağlik.sevgiler..
Çimen Filiz Paşa 31 Mayıs 2020
Sık sık gittiğim ve enerhisine güzelliğine hayran kaldığım Balat Fener ve çevresini çok güzel yazmışsınız sevgili Ömür Kahraman. İlk fırsatta Balat'ın en gözde kafesi olan Pop's Balat kafede sizlerle bol bol sohbet ertmek Balat ve Feneri'i beraber gezmek isterim.
FİLİZ DOĞAN 31 Mayıs 2020
Çok güzel ve samimi bir yazı olmuş ablacım.Beni benden aldı ,okurken sanki o tarihlerde yaşıyormuş gibi hissettim.Görmeden görmüş kadar oldum.Eline emeğine yüreğine kalemine sağlık.Bence mükemmel
Yeliz Meriç 31 Mayıs 2020
İstanbulda ne kadar çok görmediğimiz yer var. Bu yazıyı rehber alıp gezicem inşallah??
Ali Paşa 31 Mayıs 2020
Lise yıllarımda yaşadığım Balat’a götürdün beni; tüm sevinç ve hüznüyle… Birkaç yıl Haliç’e bakan üç katlı, cumbalı, konak tarzı bir evde yaşamıştık, çarşıya 2 dakika mesafede; polis karakolunu etrafındaki, canlı, dost çarşı… Babam okul ceketimi oradan almıştı. Bazen otobüsü kaçırdığımda Pertevniyal’e kadar yürümek zorunda kalırdım; burada saydığın güzelliklerin arasından… Ellerine sağlık Ömür.
Vahdettin Kahraman Emekli Albay. 31 Mayıs 2020
Ömür Kızım İstanbul da yazılacak ne çok yer var. Kenan Torlak Beye teşekkür etmeliyiz. Hem onun isteği yerine geldi. Hem de en renkli semt Balat’ı birkez daha gezdik. Teşekkürler.??????????