Nimet ER
Nimet ER
Tarihin Sesi Kısılmaz
2 Şubat 2018 Cuma / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar
Tarih, yaşanmış  ve yaşanılacak olana yani insanın hikayesine tutulan bir ay ışığı gibidir. Gece,sözü geçen Ay, geceye söz geçiren insandır elbet.
 
Zifiri karanlığa gözünüzün alışmasını sağlar. Etrafınızı görmenize  ve yön bulmanıza kılavuzluk eder. Ay siz bakmadığınız için yok olamaz ya hani, tarihte siz yok saydığınız için yaşanmamış sayılmaz! İnsanın "unutma" hasletinin yan etkilerinden korur, kollar... İster hafıza deyin ister tarih ama yaşanmış yaşanmıştır!  
Vaktin kalbini dinlerseniz "sessiz" kalmazsınız. 
 
Tecrübe... Ben kollektif hafıza diyorum buna. Gen hafızasının  dahi keşfedilmiş olduğu günlerden geçiyoruz, Nasıl olur da  bir toplumun hafızasının olmadığını düşünebiliriz? Ya da geçmişinin... 
 
Evet! Tarih, yazılmış olan değil yaşanmış olandır... Bunu bilerek ve unutmadan bakmalı geçmişe. Hatta insanlık tarihine...
 
***
 
Yaşadığımız toplum  bir vakitler kendine " Devlet-i Aliyye" demiştir. Resmi yazışmalarda , sözleşmelerde aynen böyle geçer. Ama seyyahlar ya da Batılılar " Türkiye" demiştir. Türklerin yaşadığı topraklar anlamında yani. Kendisine resmi olarak ne Osmanlı ne de  imparatorluk  dememiş bir dönemin sonrasında kulmuş bir devlette  yaşıyoruz ama hala göbeğimiz nasıl kesilmişse artık,  ne devletleşme zihniyetimizi ne de toplum dinamiklerimizi geçmişe ve günümüze dair doğru idrak edemiyoruz. 
 
Ez cümle,  bir kere şunu belleyelim;  yaşadığı döneme göre aynen döneminde yaşamış tüm devletler gibi hanedanlıkla yönetilen bir dönemden ne bedbaht olunacak bir durum ne de hamdolsun yüz karası bir iz taşıyoruz. 
Belki " resmi tarihin" aklımızı başımızdan  alıp yerine koyduğu "bilinç " ile savaşmak en zoru şu ülkede. Buna inanın! Öğrenilmiş bilgi tıpkı "öğrenilmiş çaresizlik" gibi karektere tecessüm ediyor zira.
 
Tam burada ancak yıllar süren sürgünden sonra soyadını alabilmiş Sultan Vahidettin'in küçük kızı Sabiha Sultan hanımefendiye kulak vermeli:
 
 “Ben tarihçi değilim, memleketiyle birlikte bedenen ve ruhen yıkılmış bahtsız bir hükümdarın kızıyım...Gönlüm ister ki Türk Milleti tarihine karşı hürmetkâr olsun; geçmiştekilerin hizmetlerini, büyüklüğünü unutmasın. Onlara tam kıymetlerini versin, Osmanlı Devleti’nin tarihte kazandığı azametli, vekarlı yeri küçümsemesin. Maziye karışan bedbaht hükümdarlara şimdiye kadar yüklenen ithamların yerinde olup olmadığını tam bir müsamaha ve titizlikle tedkik etsin.
 
Bugün Cumhuriyet kurulmuş, ailemiz vazifesini yapıp geçmiştir. Türk milletinin bizleri artık dedikodu mevzuu etmesi ayıptır, çünki milletimiz için Osmanlı Tarihi iftihar edilecek bir mirastır. İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ün idi, bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır!” 
 
Bu hatıratı dileyen okumalı . Ama  ne dediğini ne demek istediğini  bu vatanda yaşayan herkes iyi bilmeli! Neyse...
 
***
 
Devletlerde insan gibi doğar, büyür, yaşar ya da yaşamaz... Zamanın salgın hastalıklarından bünyesini koruyabilen biraz daha uzun yaşar ama mutlaka ölür! İnsan sonludur çünkü, kurduğu hangi devlet ya da sistem sonlu olmasın. 
Metaforumuz  beşer olduğuna göre,  beşeri hataları da öngörmek gerekiyor. 
 
İşte tam da bu nedenle "Osmanlı" denildiğinde    bir ailenin ya da hanedanın devletinin söz konusu olmadığını iyi bilmek gerekiyor! Devlet- i Aliyye-i Osmaniye dediğimiz ( Osmaniye 19.yüzyıl) fetihler ile büyümüş sancak beyliklerinden tutun, Voyvoda gibi fethedilen yerlerin bizzat kral ve Prenslerinin yönetici olarak atandığı  devlete bağlılık üzerinden giden bir sistem ile yönetilmiştir. 
 
Devlet-i Aliyye  pek çok iyi yetiştirilmiş devlet adamlarıyla yönetildi. Kurduğu düzen ve sistem gereği kendi içinde hiyerarşi ile... 
 
Elbette hatlalı politikaları, beceriksiz ve vatan sever olmayan devlet adamları vardı. 
Önce ilmiye sınıfının bozulduğu bir sistemin ayakta kalması pek mümkün değildir.  
 
Sadece şunu aklımızdan çıkarmasak yeter. Konar - göçer , Beylik, imparatorluk  gibi farklı devlet kültürümüz boyunca fetihler var, bilim ve ilim var, farklı sistemler var, en son  islam olmak üzere pagan ya da İlahi dinlere tabii olmak var ama asla tebası olan toplulukların dil , din ve kültürüne müdehale yok! 
 
Kaşifler çağı denilen tarihin seyrini değiştiren "coğrafi keşiflerin" bir istila biçiminde kurduğu düzen denildiğinde aklınıza ecdat gelmesin lütfen! 
 
Keşfedilen coğrafyaların insan bulunmayan münbit  topraklardan söz etmediğimizi biliyorsunuzdur. Amerika denilen kıtada yaşayan Aztekler'den, Afrika Kabil'e topluluğu ve krallıklarından ve Asya sultanlıklarına kadar uzanan yerlerin sömürgeleştirilmesi denildiğini düşünün en geniş anlamıyla. 
 
Çok şükür bu milletin  tüm unsurlarıyla nizam ve intizam içinde yaşanmışlığı var ama sömürge tarihi yok...
 
***
Biliyorsunuz kölelik hep vardı ama bildiğimiz mansıyla "kölelik" kavramı dahi coğrafi keşiflerin sonucudur. 
Hayatı boyunca Kongo'ya  ayak basmayan   Belçika kralı leopold bütün dünyaya Kongo halkını Arapların köleleştirmesinden kurtarmayı taahhüt etmiş lakin askeri güç kullanarak  tüm Afrikalı toplulukları fildişi ve yabani kauçuk toplamak için çalıştırmıştır. Hatta söz konusu ürünlerin limanlara, pazarlara ve ticaret merkezlerine taşınmasını sağlayacak olan liman , demir yolu gibi alt yapıyı da zorla bu halka yaptırmıştır. Uygulamaya göre, günlük yapılması gereken birim işler belirlenerek , Kongo'luların bunları yerine getirmesi istenmiştir. Öyleki belirlenen kota tutturulamadığı Zaman çalışanların uzuvları kesiliyordu. Bazen bir köydeki kadın ve çocuklar kaçırılıp rehin tutularak erkeklerinden kotayı  doldurması  isteniyordu.
 
Evet, kölelik  sözüm ona yasaklanmıştı ve hiç yabancı olmadığımız  davranış biçimi olarak  Amerika ve İngiltere tarafından protesto edilmiştir o yıllarda ama ne çare...
 
Antik çağların köle ticaretinin devamı niteliğinde olan Arap'ların köle ticareti keşifler ile "sömürgecilik tarihinin" konusu olmuştur. Avrupalıların köle ticaretiyle Arap'ların geleneksel köle ticareti arasındaki fark işte buradadır. Deniz ticareti ile köle ticareti eşitlenmiş ve çok sayıda topluluğu etkiler olmuştur.
 
Yine baharat ve diğer değerli malların toplandığı  Güneydoğu Asya'nın  en önemli ticaret merkezi olan Malaka Sultanlığı Portekizli sömürgecilerin eline geçmiş ve Sevilla gibi Avrupa'nın en büyük ticaret hacmine sahip şehirleriyle yarışan Malaka Sultanlığı ortadan kalkmıştır.
 
Yine aynı bölgede bulunan Açe Sultanlığı'nın  hikayesi uzun ve hala derin yaradır aynı zamanda. Açe sultanlığı'nın yardım çağrısı üzerine  II. Selim Zaman'ında yapılan askeri ve teknik destek ile Portekiz istilasından kurtulan devlet , Hollanda ile yıllar süren hakimiyet  mücadelesi İngiliz'lerin de  katkılarıyla kaybedilmiş oldu. Yüzyıllar boyu bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdüren Açe sultanlığı böylece sömürgelerin altına girmiş oldu. Hem de İstanbul'daki Halife ile ilişkilerini  içine alan Sumatra Antlaşması ve beş maddelik Ültimatom ile... İlgileneler bulup okumalı, hazindir! Bir devletin yıkılışının esasında devletten  öte ne kıymetli  yeraltı sularını kurutuyor ve dünya dengelerini sarsıyormuş görmek için. 
 
Dünyanın dengesi adaletin bozulmasıyla sarsıldı. Toplumların kendilerinin yetemeyeceğini düşünen üst akılların ister BM, ister bilmem  ne .... gücü  gibi adlarla müdahelesi  kabul edilemez ve tecrübeyle sabit geri döndürülemez acılara yol açmış ve açacaktır.
 
***
Demem o ki; Ordumuz  adı ısrarla savaş diye adlandırılan bir sınır ötesi terör ile mücadele   harekatı yapıyor. Aynı zamanda dünyada en fazla Suriyeli mültecinin kabul edildiği ve himaye edildiği ülkeyiz!  Ve bugün Türkiye cumhuriyeti, komşumuz  ve kıymetlimiz olan toprakların beceriksiz ve kötü niyetli satılmış yöneticilerinin sayesinde çeşitli üst akılların  planlarını uygulayacakları  münbit toprağı haline getirmelerine müsaade etmemek gibi en doğal hakkını kullanıyor. Zira acı tecrübeler ile olsa da öğrendik ki; komşudaki yangın bizi teğet geçmeyecektir. 
 
Tüm bu olanlara herkes kendince birşeyler söyledi elbet. Ve söylemeye devam edecek doğal olarak. İstedim ki söyleyeceklerimizin namusunu koruyalım.
 
Tabii bir vatanın parçası olmaklığın namusunu koruyamayanlara da kendimce bir serzeniş olarak kabul edin lütfen. Zira bu yeri ve sınırı belli alanın  haddi  değil mesele 
Ama  mil çekilmiş akılların karşısında çaresizim.
 
***
 
Hiçbir toplum tek tip insandan oluşamaz. Çünkü insan tek tek ayrı birer unsur özelinde.
Lakin vatan ve ortak değerler söz konusu olduğunda tek bir niyette birleşmek zeka ve bilgelik değil sadece " ahlak " gerektiriyor.
 
Yazıyı müsadenizle dönemine göre bu vatandaşlık ahlakını  taşımış mesleği gazetecilik olan ilk kadın ve sosyoloğunun sesiyle noktalayacağım. Zira tarihte ses kaybolmayan tek evraktır.   
 
Cumhuriyet döneminde koministliğiyle tanınan, Nazım  Hikmet'in  yakın arkadaşı , eşiyle çıkardığı gazete yakılarak baskına uğrayan Sabiha Sertel  5 haziran 1919' da  Büyük Mecmua'da yayınlanan  "Son  Dua ' adlı  makalesinde şöyle dua etmiştir.
 
" Hükümran olduğumuz topraklarda bizi süründürme Allahım! Camilerimizde yanan din ve İman kandillerini  söndürme Allahım! Yüz milyon Müslümanın Halife'si  Hazreti Peygamber'in vekilini zalimlere esir etme ya Rabbi! Fatih'lerin büyük hakanların şan ve şeref ülkesinden, Türklerin mukaddes yurdundan hilalini eksik etme Allahım! Düşmanlara Hakkı'ın kuvvetini tanıt ve bizi kurtar Allahım! "
YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.