clubsoleklamsol
clubsag
clubfamila
Nimet ER
Nimet ER
Öz ( el ) Çekim
19 Ocak 2018 Cuma / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar
Bulunduğum yerden gayet rahat İstabul  görünüyordu diyebilirim. 
Zira Boğaz'ın bu küçücük kıyı mahallesindeki  albenisi olmayan kenar kahvehanesinin,  sadece cam kenarından  görünenleri saysam yeter. 
 
Az zorlasa zaten leb-i derya olacak bir garip mekan ama piyasanın yeme içme modasının peşine düştü! malum yayılma politikası genlerinde var bu toplumun. Ve bu yayılmayı asla batının politik zihniyetiyle aynı kefeye konulamayacağını bilerek zikrettiğim malumunuzdur. Neyse!
 
Güneş'in utanarak gülümsediği çalıntı günlerden biriydi  mevsime göre.
Boğaz rengini saklamış ama  suyun potansiyel hırçınlığı üzerindeydi  ve gizlemiyordu  maşallah. 
 
Şehitler köprüsü sanki "sırat köprüsü " gibi uzanıyor; hiçbir zaman iki yakası bir araya gelmeyecek bu kadim ayrılığı iki eliyle sıkıca tutuyor gibi gelmiştir bana  nedense. Oysa tutunuyor da olabilir kim bilir ...
 
Ve hemen ayağının dibinde Ortaköy Camii... İnancının ibadethanesi olmayan bir mimarın yapılabileceği en mükemmel yapı! Gün doğumundan, günbatımına kadar  orantılı ışık alabilecek şekilde tasarlanmış  insanı "felaha" ulaştıracağına yemin eder gibi duruyor hala çok şükür.
 
Süleymaniye... Hatta Sultanahmet camii ... Galata kulesi ... Neredeyse  tarihi yarım Ada'nın tüm amiralleri net olmasa da ben buradayım diyor bakınca. 
Haliyle  adı bile içimi burkan " gök kafes " uzanıyor dimdik. Eh! bu şehrin ilk gökdeleni madalyasını olanca uyumsuzluğuyla taşıyor hala... 
 
***
Tamam! artık İstanbul, Edirne ve İzmit il sınırları ile bitiyor ama işte bilinen Boğaz'ın "İstanbul'u " panoramik halde önümde uzanıyor. Bakmaya doyamadığım bir manzara bu...
 
Bakılacak ve görülesi  güzelliğini bu mahalleye gezmeye gelen herkes fark ediyor ki; havanın birazcık  gülümsediği böyle günlerde dahi insan akınına uğruyor bu küçücük açıklık.
İnsanlar ailelerini, Sevdiklerini   ve arkadaşlarını alıp geliyorlar  ve  yukarıda anlattığım manzarayı arkaya alıp fotoğraf çektirmeye ve yayınlamaya bayılıyorlar... 
 
Fotoğraf, deyip geçmeyin. Elimden makineyi  bırakma sebebim benim bizzat  " fotoğraf çekme" hadisesinin kendisi. 
Lisede küçük bir fotoğrafçıda çalışıyordum harçlık karşılığında. O vakitler tanıştığım  profesyonel fotoğraf makineleri ve insanoğlunun fotoğraf çekilirken girdiği envayı çeşit hâl...
Tecessüs ya da tutku bilemiyorum ama temaşa edebildiğim hikayeleri ve gözün kaçırdığı incelikleri hissetmenin hissi gibi bir şeydi bende fotoğraf çekme  tutkusu! 
 
Sonra , herkesin ve tabii benim de elllerimizde birer profesyonel fotoğraf makinesi oldu! 
Çektiğimiz görüntüleri çekildiği Zaman ve mekandan farklı anlara aitmiş gibi formatlayan programlarımız var bir de! 
Ve  elan   herkeslerle paylaşabilmek olanağı sunan sosyal paylaşım siteleri. Hepsi de kendine göre özel ve güzel tek elden yönetilen sosyal ağlar dünyası...
 
Herbirinde kendimize küçük dünyalar inşaa edebileceğimiz, insanın diğer her şeye uzaklığını unutturan , belki de uzaklığı  ortadan kaldıran çift taraflı keskin bıçak... Faydalı ama yan etkileri uzun vadede ortaya çıkan imkanlar bunlar.
 
Artık yaşamak için formüllerimiz var kendimize göre. Güzel bir anı, durduramıyorsan "dondur" sonra istediğin herkesle "paylaş" (kaydet -sakla- zira zihnin yetmeyecek depolamaya) Nihayet
" temaşa" burada başlıyor işte! 
Kim? Ne dedi? Kaç kişi gördü/ beğendi? 
Nasıl olduğumu değil ama iyi göründüğümü biliyorlar mı artık? (Böyle bileseler yeter) 
 
Herkesin erişebileceği mesafede ama erişemeyeceği kadar yüce ruhla yaşıyorum diye parçalanmak... 
 
Bir insanın ne kadar "iyilik" yapabileceğini, Melekleri dahi sollayarak bunu başaracağını biliyor muydunuz sosyal medya ile... Vallahi ben tanıklık ettim buna! Oluyor, gayet güzel projelendirirseniz "öz çekimle" çıkılıyor işin içinden... 
 
Tüm bunlardan ziyade. Benim gibi sosyal medyayı "kuyu" gibi kullananlar vardır elbet! 
Önceden çeneme vuruyor,saçmalıyordum güpegündüz. Şimdi etrafımdakileri rahatsız etmeden yazıyor, çiziyor ve kimsenin Kocaman bir boşluğa bakıyormuş gibi bir ifadeyle ekşittiği yüzünü görmeden kesitler halinde hayatı paylaşıyorum. Suyunu  hiç bilmediğim bu dipsiz kuyuya taş atar gibi... Ses gelmesine aldırış etmeden kendimce " ses çıkarıp, tepindiğim" dahi oluyor.
 
***
Dedim ya bakmaya doyamadığım manzara İstanbul... 
"Kahrında ,lütfunda hoş "diyebildiğim dünya güzelliği... 
Ve manzara içine giren insan manzaraları var... İnsanlık hâlleri diyelim ya da...
 
Birkaç arkadaş neşeli neşeli girdiler kadraja mesela! Hevesle cep telefonları çıktı meydana manzaraya bakmadan daha. Birbirlerini, birbirinden ilginç pozlar verirken çektiler; kollarını  kanat gibi açarak, kendi etrafında dönerek filan... Ve selfi... Gençliğin doyumsuz heyacanı bu görüntü esasında.
 
Dikkatimi çeken davranışları değil biganelikleriydi!  Bu iyi anlaşan zevkli giyinen küçük hanımlar dakikalarca fotoğraf çektiler lakin  hiç birlikte  fotoğraf çektirmediler! 
İçlerinden  biri, arkasındaki demir kazıklarla desteklenerek ayakta duran yaşlı çınarı fark etti. Geçen  mevsim fırtınada devrilen ve yeniden yaşama tutunsun diye yerine sabitlenen ağacın etrafında döndü merakla. Muhtemel haberlerden filan hatırladı kim bilir? Öyle güzel bir hayretle baktı ki uzun uzun ... Arkadaşları onun hiç fotoğraf çektirmediğini fark etmediler dahi. İlgileri  fotoğraflarda nasıl çıktıklarındaydı zira... 
 
Bence ,eğilip ayağına dolanan sokak kedisinden  dahi ilgisini esirgemeyen  sürüden ayrılan o kız, Kocaman   kalın çerçeveli gözlükleri ve dikkat çekmeyen çehresiyle en dikkat çekeniydi oysa .
 
Küçük çocuklarıyla bir aile geldi sonra. Çocuğun her hareketini pozlamaları Boğaz'ın hırçın yüzünü birden göstermesiyle son buldu. Kükreyen dalga ile birlikte  arkalarına dahi bakmadan uzaklaştılar kıyıdan. 
 Kızlar az önce bu fasılalı dalgalar ile ne pozlar çekmişti oysa!
 
Sonra eş ya da sevgili bilemiyorum ,bir çift geldi aynı manzaranın önünde durdu. Kadın elindeki çubuk ile selfi peşinde,hiç yüzünü denize dönmedi diyebilirim. Bir türlü memnun olmadı çektiklerinden; adamcağızın sevgiyle saçlarını düzeltti, kılığını kıyafetini çekiştirdi , boyunu ayarlamak için yüksek bir yere bastı galiba ama hiç memnun olmadı! O memnun olmayışını ısrarla aynı yerde farklı açılarla dakikalarca fotoğraf çekmesinden arada çektiklerine  bakarkenki yüzünün hüzünlü ifadesinden çıkarıyorum tabii ama nedense poz verirken nasıl aydınlık bir gülümseme yayılıyordu yüzüne anlatamam.  Erkek ise oradaydı ama çoktan gitmişti galiba... 
Geziyorlardı, güzel bir günün ( hayatın ) tadını çıkarıyorlardı ama niye kekremsi bir tat vardı ağızlarında muhtemel en iyi onlar biliyordu ve kadına asıl dert olan da  buydu galiba. Hiçbir fotoğrafa yakışmayan bir neşe gelip oturmuştu hayatına ...
 
***
 
Vakit girdi. Çağrı, gök kubbede yankılanıyor. Eşyalarımı emanet edip çıkıyorum. 
Bu telaşı çok seviyorum; amca mavi naylon terlikleriyle koşturuyor ben yürüyorum. Çünkü adımları küçük ve iyice yavaş artık ama yine de vazgeçmiyor o yolu yürümekten. Yüzünde güpgüzel bir samimiyet ve heyecan, sakalları ıslak... 
Bir insanın yaşlılığı  bana göre yüzüne baktığımda gençliğini tasavvur edemeyişimde başlıyor. O yaşlıydı! Nasıl bir gençti ? vücudu hiçbir delil bırakmamıştı  geriye... 
Onun aciz hızlanması karşısında iyice yavaşladım. Randevusuna geç kalma tedirginliği içinde bir çaba...Ayakkabılarımı çıkardığımda kapanmasın diye caminin kapısını tuttuğunu gördüm. Kimse onun bu heyacanını ve o an için dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi hissettiğinin fotoğrafını çekmedi... Çekemezdi de ... 
 
Hoca efendi selam verdiğinde sanki bir yerden kurtuluyormuş gibi bir edayla ( asla aceleyle değil) dışarı fırlayanların gürültüsü kesilince aşağı bakıyorum. Yaşlılar kalıyor genelde duaya... Nedense gençlerin  temennileri duanın önüne mi geçiyor nedir bilmiyorum? 
Güçlükle yerden doğrulan dedecik, namaz takkesini çıkarıp, yün beresini geçiriyor başına ağır ağır... Minbere astığı sanırım kendisine ömrü kadar ağır gelen paltosunu alıyor, tam o sırada ondan daha çevik başka bir dede  elinden paltosunu alıp giydiriverdi  ve yine bu anı kimse fotoğraflayamadı. Kollarını kaldırmakta zorlandığına şahidim; nasıl giyecekti tek başına? Gördüğüm en şefkatli nezaketti diyebilirim.
 
Cemaat arkadaşlığı diye bir şey var erkeklerde. Bunu uzun Zaman camilerin önlerindeki  çay ocaklarında iki lafın belini kıran yaşlıları gözlemlerken öğrendim en çok .
Ve esnafların kendi arlarında selamlaşma tekniğinden biraz... Hizmetlilerin vakit girmeye yakın cemaati olduğu caminin etrafında konuşlanmasından birazcık  da! 
 
***
Niye İstanbul kadar güzel insanların , birbirinden güzel anları yokmuş gibi yaşıyoruz bilmem.
Fotoğraf çekilirken verdiğimiz pozun hikayesini kim yazacak ? 
Ve günümüz insanı fotoğraflarıyla ne vakit yüzleşecek? 
 
İnsanın hikayesi, manzaranın ortasına kendisini  oturttuğu  andan itibaren değişiyor.
Tüm hikayeler, hikaye yani...
 
 
LAL:
 
İnsan , kendine yenildi bir kere! 
YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
       
Büşra yıldırım 19 Ocak 2018
ve zamanı içmişiz haberimiz yok... Daha güzel anlatılamazdı. Yüreğinize ve kaleminize sağlık :)