Nimet ER
Nimet ER
İnsan gözlerini de bekler! Yetişsin diye ...
28 Aralık 2017 Perşembe / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar
Huysuz, sıkıntılı ve  o zamanlar  tanıdığım en ketum tabiatlı insandı belki de. 
 
Prensiplerinin  etrafındakileri öğüten bir değirmen olduğunu hiç anlayamadan gitti bu diyardan muhtemel. 
 
Bende kalan fotoğraflarını zihnimde birleştirdiğimde onca incinmişliğin arasından sadece iki görüntü dönüyor ona dair. Sanki zihnin kendine göre bir ölçme/ değerlendirme  metodu var, neyse.
 
İlginçtir! Ben yapıl(a)mayacakları, yapılabilir şeylerden önce öğrenmiş biriyim sayesinde. O patikanın açtığı yola revan olmuş gidiyorum işte.
 
İnsanı inciten ama hayvanı incitmeyen bir adam düşünün. Ta ki şefkatiyle muamele ettiği hayvanın taze meyve  fidanlarını kırıp geçirdiğini görene dek! O, hayvanın ipini sert çeksen kızan adam tüm heybetiyle gözümün önünde elindeki değneği sırtında kırmıştı sarımanın (elinde büyüttüğü öküzü)
 
"Fidan" dediğiniz şey bugünün belediyelerinin dağıttığı ya da fidanlıklardan alınan yetişmiş elaman değildi bizim oralarda. Kıymetli bir yemişin tohumu önce özenle kurutulup, bir tahta ya da teneke saksıda çillendirdikten (filizlendirmek) sonra artık dar gelen bulunduğu bir avuç topraktan yeryüzünün uygun bir yerine nakledilir. Bir iki yaşına kadar incelikle bakılır, doludan korunup, kardan sakınılır. Öyle ki; yeryüzünde yaşayabilecek kadar alışması sağlanır çetin şartlara. 
 
Sonrası ve sanırım en keyif aldığım aşaması olan bu fidanı uygun zamanda (her meyvenin olgunlaşma vakti farklı olduğu gibi, "tutma" yani dikildikten sonra yaşama şansı diyelim, o da farklıdır) onun yakışacağı bir yere nakli yapılır. Allahım ne heyecandı bu. Sanki tarihin en görkemli binasının temel atma törenini izliyordum bu kemikli ellerden.
 
İşte o hane halkı gibi besleyip büyüttüğü, hakkına hiç girmediği hayvancağızın öfkesiyle yapıp ettiğine, öfkeyle mukabele ettiği ziyana uğrayan "fidanların" hikayesinin bir kısmı buydu! 
 
Sağırdı... Bir ömür etrafında türküler şakıyıp durmuş kadını hiç duymazdı pek ama rüzgarın sesini duyar fişek gibi fırlardı fidanlarını kırmadan kollamak için mesela ... 
 
Bu " sağırlık biçimini " taktir etmem yıllar sürdü. Herkesin duyabildiğini o seziyormuş meğer...
*
Pek nadir ona eşlik ettiğimi hatırlıyorum gözlemlemekten başka . Bu, benim ondan haz etmemem, onun da beni ayak altında istememesindendi şüphesiz. Lakin mecburiyetler bazen gerçekten kaderdir hani ...
 
Dağlarda yapılan rutin işler vardır. Kuru ağaçlardan odun yapıp, hayvanları otlatmak gibi. Hangi işin peşine düşmüştü o gün hatırlamıyorum ama ben onun peşine düşmüştüm kös kös! 
 
Hiç  sırtından bırakmadığı küçük bir heybesi vardı. Eşyalarının dokunulmazlığı gereği pek bilmezdim içinde ne var ne yok! Ancak kullandığında gördüğüm garip alet edavatları vardı genelde.
 
Arasıra sanki tanışıklığı varmış gibi bazı ağaçların dibinde durup bakınıyor sonra yol alıyorduk. Birden durdu heybesini indirdi. İçinden çekirdekten yetiştirdiği meyve ağaçlarından kestiğini öğrendiğim küçük dal parçaları, cam macunu ve bez parçaları çıkardı. Ağacın bir dalını kesip oraya getirdiği küçük dalları  cam macunuyla tutuşturdu ve bez parçalarıyla sabitledi. Sorularıma verdiği az ve öz cevaplarla çok şey öğrendim o gün. Kalem aşısı yapıyordu; yabani ,meyvesiz ağaçlara.  Bunu en sevdiği meyvelerden aşılamak suretiyle yapıyordu hem de. Babasından öğrenmişti aşı yapmayı. Bu topraklarda kaç kuşaktır vardılar bilmiyorum  hala...  O ocağın bir yaban meyvesi de bendim zira.
 
Ogün bir şeyi fark etmiştim. Çok güzel ıslık çalardı. Biliyorum, hatta nerdeyse komutları ıslıkla verirdi diyebilirim; iki tarla arasında  millete ya da köpeğine, komşusuna filan. 
 
Ağaçları aşılarken keyifle ıslık çalıyordu.Yüzü sevimli bile oluyordu diyebilirim. Annanemin  söylediği türküleri ıslıkla çaldığını niye orada fark ettim bilmiyorum. Zaman Zaman ıslık çalardı, genelde bir işle meşgulken tabii ama bizim oralarda " kulak vermemek" diye bir tabir vardır işte aynen öyle dinlemişim; kulak vermeden yani....  O vakitten sonra bu koca evin sözü  türkü kadın, sesi dedem oldu benim için. 
 
Ve dağlarda mantar toplarken olmadık yerde önümüze çıkan bir dalı başka bir dalı bambaşka olan o garip meyve ağaçlarının  sırrına mazhar olmuştum.
 
*
Esasında dağlarla kavgalıydı  bu  huysuz...
 
Meğer dağların meyve vermeyen ağaçlarıylaymış kavgası!
 
Oğlunu bir tomruğun ezerek öldürmesiyle tüm çamlıklara savaş açmıştı galiba! 
 
Ve yaptı da. Dağ taş meyve veren ağaçlarla doluydu öldüğünde. 
 
Ona "kim yiyecek ki buralarda bu  elmayı?" dediğimde " kimse yemese kurt kuş yer de ölmüşlerimizin canına gider biiznillah" demişti.
 
Öyle işte ... Prensiplerini ancak daha güçlü bir nedeni varsa çiğniyordu. 
*
Göz " el " den  evvel ulaşıyor eşyaya.  İnsana  ya da ne bileyim varacağı  yer nereyse oraya işte.
 
Ama hiçbir görme biçimi aradaki mesafenin sakladıklarını aşikar edemez zannımca.
 
Biz zanlarımızın  mahkumu, gerçeklerin körüyüz bir bakıma. eşyanın dahi insanın hakikatine talip olmayı dilemiş olmaklığımızı dilerim.
 
Gerçi akıl ve şuur meselesi var birde o da başka bir yazıya kalsın!
 
Hoş! Kendimce bıçak çekiyorum işte...
 
Bir çocuğun konuşabildiğinde daha az ağlaması gibi yazabildiğimde  ıstırabım diniyor desem!
 
LAL:
 
Bir şairler, bir de yazarlar bu dünyanın dilinden anlıyor galiba! 
 
En dile gelmeyecek duyguları ifade etmenin bir yolunu bulana  " çığır açan " diyoruz sanırım.
 
S.Zweig sadece bir mektuptan oluşan kitabında "  ...  Asla sevgime kırgın değilim... " diyordu sözlerinin onu  "yaşatmaya " yetmeyeceğini biliyor gibi ...
 
Ve çaresizliğini anlatmanın yolunu şiirde bulmuş ve söyleyebildiği kadar az ve öz söz söyleyip kırk yaşında terki diyar etmişti. Mektubunda kendini sonbahar ağaçlarına benzeten  Didem Madak ,dökülen yaprakları eğilip topluyor ve saçlarına tutuyordu yakışır mı ? diye ... 
 
Onun vasiyeti de Zweig kadar onurluydu , çünkü bu dünyanın dilini çözmüştü sanırım :
 
"Vasiyetimdir: Bin ahımın Hakkı toprağa kalsın" 
YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.