Kubilay AKTAŞ
Kubilay AKTAŞ
Kürelerin Müziği
24 Nisan 2018 Salı / namehaber@namehaber.com - Tüm Yazılar
SONSUZDAN BERİ devâm edegelen bir müzik vardır. Bu, kü- relerin müziğidir. İlâhî bestenin notaları, gezegen ve yıldızlardır. Buradan yankılanan, yükselen notalarla nice müzikâl evrenler, ni- ce bedenler yaratılır. Ve her bir titreşim, kendisine özgü arza uy- gun olduğu mekâna doğru çekilir ve oraya göre şekillenir.
 
Semâ âlemi, ‘insan-âlem’ ilişkisi çerçevesinde bir üretim mer- kezi gibidir. İnsan derken sâdece sûret odaklı bir insandan bah- setmiyoruz tabî! İnsanı, şuur anlamında kullanıyoruz. Nice insan sûretinde olmayan, bulundukları arzlara göre şekillenen, ama bi- linç noktasında insana, yâni şuura yükselen varlıklar vardır; bile- miyoruz.
 
En nihâyetinde varlığın amacı şuur ise; varlığından ve vârol- maktan memnun ve mutlu olmaktır şükür! Semâdaki arzların hangi menziline giderseniz gidin, kim varsa; nihâyetinde en üst ulaşacağı zirve, lezzet-i rûhâniye dediğimiz şuur, şükür ve mut- mâiniyettir. Hedef budur! Zâten ulaşmış olanlar da vardır evve- liyatta. Ve bunun sonu da yoktur. ‘Biz seni hakkı ile bilmedik!’ de- mek; ‘Sonu yok!’ demektir...
 
“Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar geniş leğenlerden, sâbit kazanlardan ne dilerse yaparlardı! Ey Davut âilesi! Şükür edin. Kullarımdan hakkı ile şükür edenler azdır.” Sebe Sûresi, 13
 
Onlar Süleyman’a, kalelerden ne dilerlerse yaparlardı. Mânevî rızık, rûhânî gıdâ kablarını oluştururlardı ki; maddî sûretlerin an- lamları üzerinden hakîkati anlatırlardı. Bu, göklerin izdüşümü olan geometrik şekillerle, maddi sûretlerin ardındaki gizil gücü anlatmak içindi.
 
Her sembol, hakîkatin ifâde biçimidir. Hakîkati somut, şekil- li örneklerle, etkili bir üslup ile anlatırlardı. Küllî idrakleri, gaybî ilhamları lafzî giysilere ve cüzî heyetlere giydirirlerdi ki; bunlar havuzlar kadar geniştir. Sâbit kazanlar, yâni şaşmaz evrensel kı- yasların terkîbi ile istîdatları hazırlarlardı. İlmî verileri ve irfânî ilhamları isâbetli görüşler ve sağlam kararlılıkla hazır hâle geti- rirlerdi.
 
“Ey Davut âilesi, şükür edin! Bu hakîkatleri anlayın ve yaşayın. Bunları size biz boyun eğdirdik; o zaman anlayışınızı kemâle erdir- mek için şükür edin. Bu nîmetleri fenâ bulmak, dönüşmek adına kul- lanmak sûreti ile şükür edin. Dünyevî hâkimiyet sağlamak, sâdece be- densel kemâlâtı têmin etmek için değil! Kullarımdan şükür edenler, hakîkat tarafından kuşatılanlar azdır...”
 
Doğum ânındaki yükselen notamız, bu dünyada açılmak ve kozmik senfoniye katılmak niyetli ile bırakılır. Sonsuzdan be- ri süregelen bu kozmik senfoni içindeki notamızı ve tonumuzu, astroloji ilmi târif eder. Hangi notada doğduk, nerelerde detone oluyor ve bu notanın geçmiş ve gelecek seslerle ilişkisi nedir, sen- foni içindeki konumu nasıldır; bu noktada yeni nota ve tonlarla yeni bir beste yapmak adına keşif olanakları sunar.
 
İşittik ve itaat ettik... İşiten, hizmet ile kendisini var kılar. Herkesin doğum ânında korteksine, kendisine âit notası, esmâsı, harfi, sûresi, sembolü, kısaca tüm tasarımı yüklenmiştir. Repertuvarında hangi beste ve notalar var? İşte kortekse bırakılan bu renk ve sesler ile kendimizi biliriz.
 
Nefsini bilen, ‘Rabb’bini bilir. Nefsimiz çıkış notamız, senfoni ise ‘Rabb’bimizdir. Bu notanın senfoni içindeki yeri bilinirse, sana da senfoni yapma imkanı verilir. Ki bu, Allâh bilinci denilen şuur ile yeniden âlemlere doğmaktır. ‘İnsân-ı Kâmil’ böyle bir bilinci temsîl eder.
 
Bu kâbiliyetleri, yetileri açığa çıkarmak için bir imtihan (ge- lişim) meydanı (felekler-yıldızlar) kurulmuştur. İmtihan, iki- li yapıdaki (gökler ve yer arası) bu fırında pişmek, olgunlaşmak anlamına gelir. Bu süreçte, özünde şefkat ve lezzet vermek üze- re programlanan yaşam, sürekli bir çatışmaymış gibi görünür. (Nefs-i Emmâre)
 
Yetiler, ancak çatışkı içinde keşfedilir ve hikmet dâiresinde ak- tif kullanılması sürecinde de kemâle ulaşılır; yâni ilâhî buluşma gerçekleşir. (Nefs-i Mutmâinne)
 
Nefs-i Mutmâinne; sebep-sonuç zinciri işletimini anlaman, kabûl etmen ve yükselme potansiyelini kendinde keşif edebil- mendir. Hakîkat yolculuğunun başlangıcı burasıdır; bu, sarayın kapısını bulmak gibidir. Burası Güneş menzilidir. Hz. İdris (a.s.) makâmıdır.
 
Esas yolculuk, ‘mutmâinne’den sonra başlar. Nefs-i Sâfiye’ye, İbRâhim’e kadar üç etap var. Güven içinde, bilinçli, eş zamanlı yaratım, ancak yıldız etkilerini aşmakla mümkündür; ve bilmeden aşamaz, aşmadan olamazsın.
 
Güven, en basit tanımı ile ‘Her ne oluyorsa hayır ve hüsn (gü- zellik) üzere, benim kemâlâtım için oluyor!’ demektir. Bu far- kındalık, sende enerjinin dışarı kaçmasını engeller. Ve sen artık bununla beslenir, şifâlanır, şefaate ve şeffâfiyete ulaşabilirsin. Bu şeffâfiyet ve letâfet sırrı ile sen görünmezleri görür, duyulmazları duyarsın...
“Hoştur bana senden gelen! Lûtfun da hoş, kahrın da hoş...”
 
Bu farkındalıklı eylemde panik olmaz. O akl-ı selîm de, ‘kal- bî mutmâinne’dedir. Müspet hareket dediğimiz güzel ahlâk da buradan doğar. O zaman hadis kitaplarından değil, bizzat onun aldığı bilinçten alırsın. Vahiy dahî buradan doğar ve bu yüksek bilinç, tüm yıldız etkilerini yeniden programlar. Tabî ki vahiy al- mazsın; ancak yüksek ilhamlara mazhâr olabilirsin.
 
Ancak ölçün yine de Kur’an ve Sünnet olur ki; bu da İslâm’ın güzelliğidir, edeptir. Sesini peygamberin sesinden daha yükseğe çıkaramazsın.
 
“Ey îmân edenler! O Nebî’nin sesinden
daha üst bir ses ile sesinizi yükseltmeyin! Birbirinize bağırır gibi, ona bağırarak konuşmayın. Haberiniz olmadan amelleriniz boşa gider.” Hucûrat Sûresi, 2
“Huzur ehli, yâni biliçlenme-aydınlanma yolunda ilerleyenler! Zâhir ve bâtın edebinizi cem edin. Kişisel görüş ve fikirlerinizi peygamber buyrukları üstüne çıkarmayın...”
 
“ Yıldızların irâdesi yoktur, ancak insanın irâdesi vardır. Şuurlu olanlar, yıldızları etkiler!” Edgar Cayge
Sorumluluğu yıldızlara havâle eden değil, üstüne alan insan birey olur! Ve neyin gerçekleşip neyin gerçekleşmeyeceğinin ka- rar mekanizması yıldızlar değil, kendisidir. Yıldızlar karar mercî değillerdir. Yıldızlar, ‘Bana ne oluyor?’ bilgisini sunar bize! ‘Şu an- daki konumların benim üzerimde ne gibi têsiri var ve bunların ne gibi etkileri olabilir?’; sorusunun olasılıklarını gösterir.
 
Ayrıca tabî ki yetenek ve potansiyelleri de gösterir. Ancak on- ların gerçekleşip gerçekleşmemesi noktasında kişinin farkında- lıklı eylemi belirleyici rol oynar. İnsan olmak, seçim hakkı olması demektir. Ve özgür seçim, insan bilincine verilmiştir.
 
İnsan, dediğimiz gibi sâdece insan bedeni anlamında ‘insan’ değildir. Eğer bir karıncanın da bilinçli, özgür irâde ile seçim hakkı varsa o insandır. Her ne kadar karınca desek de! “Bir karın- ca Süleymanlık iddiasında bulunursa, sakın onu küçük görme; ondan bir Süleyman çıkabilir!” der Hz. Mevlânâ!
 
Özgür irâde ile seçim hakkı olana insan diyoruz. Tabî insan seçer ve eline yüzüne bulaştırır. Onun için de eğitim-öğrenim görmek durumundadır. O yüzden kader var. Gözetimli gelişim...
 
Ve anladığımız anlamda bir dış etki yoktur. Etkiler bizdeki potansiyel tepkilere göre belirlenir. Ve hakîkatinde tekâmül yol- culuğumuzun amacı; tepkilerden daha çok vâroluşsal bir farkın- dalık ile hareket etmemiz üzere kurgulanmıştır. Bu vâroluş tat- bîkâtı da “uyanmak” üzerinedir.
 
Onun için etkiler sürekli ve zaman zaman da serttir. Gerektiği şekilde tâlim ve uygulama olmadan mükemmel bir aydınlanma ve farkındalığa erişilemez. Rubûbiyet, tatbîkat sahasıdır. Uygun usûl ve yaşam gücünün ışığı, bilinçten gelir. Bu bilince de mârifetullâh ve muhabbetullâh ile ulaşılır.
 
Onun ile sert etkiler aşılır. Uyanmak, yâni bilinçli eylem için- de olmak; beden-zihin yapısı üstünden bedeni ve zihni kullan- maktır. Sen kumanda ediyorsun, etkiler seni kumanda etmiyor! Kâinâtın sultanı olmak, bu anlamdadır. Ve her insan kendi âle- minde sultandır.
 
Sultan olmak; büyük bir sorumluluk, yâni özgürlüktür. Uya- nış, eylem içindeki farkındalıkla farkedilir ve gelişir. Bu anlamı ile vâroluş, aslında sana her an yeni bir sayfa sunmakta! Eskileri de tecrübelere saymakta...
 
Ama bu tecrübelerden ders ve ibret alırsan hayıra dönüşür. Yâ- ni gübre niyetine güle koku vermek üzere değişir. Ama uyanmayıp aynı hatâlara devam edersen; o zaman gübre burnunun dibine ka- dar gelir ki, bu da cehenneme yaslanmaktır. Zorla uyandırılmaktır.
 
Bundan sonra daha fazla zorlanmaz ve kanıksarsın; zîrâ ce- hennem de lüzumsuz değildir. Orası da kendisine uygun zihinleri ister. Ulûhiyet ile târif edilen bu bilinçli eylemde, sayfa yazılmamış olarak kalır aslında; ama yine de her an yeniden yeniden yazılır.
 
Bu uyanmanın ismi, tahkîk-î (bilerek) îmandır. Tahkîk-î îmâ- nı elden eden kişi,‘etki-tepki mekanizması’ndan çıkar. Bu bilincin farkındalığının kristalize edilmesi ise‘cennet’tir.
 
“İnsanın belleğinden (geçmişinden) yakasını kurtarması veya onu dönüştürmesi emek ister; ama bunu başardığında sınırlarının zannettiğinden çok daha geniş olduğunu görür. O yüzden geçmi- şe (anı/zihin) değil, rûha (bilince) yol bulmalı.”
 
“Arş’ı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için, gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur.” Hud Sûresi, 7
 
İmtihan dünyâsı, yâni bu ikili yapı (artı-eksi, yıldız-gezegen vs...); sonsuz tecellîler alanıdır ve hikmete tâbîdir. ‘Ulûhiyet Âle- mi’nden ‘Rubûbiyet Âlemi’ne doğan her canlı, tekrârı olmayan bu varlık okyanusunda kendine özel esmâ terkîbi (haritalarımız) ile tanımlanır. Bunlara şu an için bilinçsiz diyebiliriz; fakat derinlerin- de hikmet ve mutlak şefkate dayalı olarak bilinçli seçimlerimizdir.
 
Mutlak şuur kendisini, ‘Celâl’ve ‘Cemâl’ esmâsı kapsamında ‘Azîz’ ve ‘Hakîm’ ismi ile bildirir. ‘Azîz’, yüce, aşkın; ‘Hakîm’ ise ‘aşkınlığını, yâni sonsuz serbestliğini hikmet ile gösteren’ anla- mındadır.
 
‘Azîz’ ismi,‘Ulûhiyet Âlemi’ne bakar ve her dosya içine nüfûz (têsir) edebilme yetisine ve donanımına sâhiptir. ‘Azîz’ isminde çelişkiler paradoksa dönüşmüştür. Belirttiğimiz gibi ‘Rubûbiyet Âlemi’ne âit yıldız ve gezegenler ancak ‘Ulûhiyet’ten gelen emir ile iş görebilir.
Allâh, ‘Azîz’dir.
Her dosya içinde işler, her şey ancak O’nun izni ile gerçekleşir...
“O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez.”
En’am Sûresi, 59
 
Çoğumuzun hayat yolculuğunda birçok darbe ve çiziği var- dır. Kâlpteki bâzı yaralanmalar; ister çocuklukta ister yetişkinlikte meydana gelmiş olsun hatırlanamayacak, ancak insana derinden acı verecektir. Bu nedenle ‘duygusal kabuk’ yaratma eğilimimiz vardır.
 
‘Azîz’ ism-i şerîfi ve bu kâlp aracılığı ile geçmişin darbe ve çiziklerinden kurtulmada haritalarımızı kullanabiliriz. Azîz ismi geçmişin etkilerinden kurtulmak ve sonsuz şimdiye açılmaktır.
 
Azîz ismi Satürn ötesi olan Uranüs, Neptün ve Plüton ile temsil edilir. Onun ötesi Kiron ise tam bir zamansızlık ve mekân- sızlığa geçiş köprüsüdür ve ‘Sırat’ gibidir. Azîz ismi; belirlenmiş, öngörülemez demektir. Haritayı aşan bilinci temsil eder. Hakîm ismi ise sınırlanmış ve tanımlanmış alanı temsîl eder. Bu da hari- tamızın, potansiyellerimizin kendisidir.
 
‘Hakîm’ ismi ise; ‘Allâh, sonsuz serbestliğini belli sınırlar için- de gösterir.’ anlamındadır. Sınırlar, yâni her dosya içinde mevcut olmasına rağmen kendisini o çerçevede gizler-örter, keşfedilmeyi bekler ki hak ediş olsun. Hak etmekse robot yapımızla değil, ‘bilinçli tercihimiz’ ile olur. Satürn’ün aşağısındaki Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jü- piter gezegenlerini temsîl eder. Satürn esmâsı sırları temsîl eder ve sırlarını da ancak hak edene verir.
 
Hikmet sahibi olmak, bağlantıları okumaktır. Ve haritaları- mız bizim kozmik bağlantılarımızdır. Bu anlamda ‘Azîz’ ismi ‘bi- linç-şuur’ ile, ‘Hakîm’ ismi ise hikmetini sergilediği semâvî ve arzî âlemler ile ilişkilidir.
‘Azîz’ isminde kişi vâroluşun bir parçası değil, vâroluşun kendisidir...
YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
       
Gülşen Yüğrük 26 Nisan 2018
Azizl igimize Hakim olabilelim İnsAllah.. Şükürlerimiz çoğalsin, tövbelerimiz azalsin Amin
Durali Tunç 24 Nisan 2018
Teşekkürler .