hilmisag
E.Tuğgeneral/Doç.Dr.Fahri Erenel
E.Tuğgeneral/Doç.Dr.Fahri Erenel
ABD-İran Savaşı: Ne zaman, Nerede ve Nasıl?
6 Ocak 2020 Pazartesi / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar

Dünya kamuoyu uzun süredir ABD-İran arasında bir savaşın çıkmasını bekliyor? Esasında uzun süredir işaretleri var. ABD’ye ait insansız hava aracının düşürülmesi, tanker saldırıları, Aramco petrol rafinerisi saldırısı ve benzerleri. Ancak, hiçbirinde beklenen olmadı. Karşılıklı suçlamalar ve savaş için sesler yükselse bile, her iki ülkenin kendi iç konjonktürü, küresel gelişmeler ve ülkelerin öncelikleri buna meydan vermedi.

ABD yaptırım silahını kullanarak İran’ı dize getirmeyi hedefledi. Bu strateji özellikle Trump’ın göreve geldiği andan itibaren şahin kanadı oluşturan Pentagon’a rağmen söylemleri ile uyumluydu. Hatta önceliği Güney Çin Denizine vermek üzere Ortadoğu’dan asker çekmeyi, Afganistan’da Taliban ile masaya oturmayı bile hedeflemişti. Ancak, bu iki hedef gerçekleşmediği gibi, ABD’nin Ortadoğu’da ki güçlerini sürekli takviye ettiğini, Afganistan’da bir terör örgütü ile masaya oturmasına rağmen bırakın saldırıların azalmasını tam tersine daha da artmasına neden olduğu görülmektedir.

Başını Pentagon’un çektiği şahin kanat, Yahudi lobisi, Neoconlar ve elbette savunma sanayinin çarklarının dönebilmesi, daha çok kazanabilmeleri için savunma sanayi sektörünün de içinde bulunduğu sömürücüler Trump’ın bu hamlelerinin, özelikle İsrail’in güvenliğinin sağlanabilmesi acısından yetersiz olduğunu göstermek için ellerinden geleni yaptılar. Suriye’den çekiliyorum sözünü hatırlayalım ve bugün ABD’nin sadece Suriye’deki kuvvetlerinin durumuna bakalım. Bırakın çekilmeyi Suriye’nin yeniden yapılanma için çok ihtiyaç duyduğu petrol yataklarını kontrol altına alarak ve kuvvet takviyesi yaparak zeminini sağlamlaştırdı. Taşeron örgütü olarak eğittiği, donattığı ve koruduğu PYD/PKK terör örgütünü de yanına alarak Suriye topraklarında biraz güneye doğru çekildi ve çekildiği bölgelerin kontrolünü ise bugüne kadar görülmeyecek bir şekilde Rusya’nın kontrolüne bıraktı.

Oysa Trump göreve seçildikten hemen sonra bölgeye hızlı giriş yapmıştı. Ve bu hızı Ortadoğu’yu istediği gibi şekillendirmek için kararlı olduğunun göstergesi olarak algılanmıştı. Uygulamaları her ne kadar uluslararası hukuka, kendi ülkesinin de imza attığı Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi kararlarına aykırı bile olsa Trump bildiğini okumaya başlamıştı. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, Telaviv büyükelçiliğini Kudüs’e taşınma kararı, Filistin’e ABD’de tahsis edilen temsilcilik bürosunun kapatılması ve mali yardımların kesilmesi, İsrail’in işgali altında ki Golan Tepelerinin İsrail toprağı sayılması yönündeki tek taraflı kararı ve bu kararı medya önünde imzalayarak şov yapması, Filistin sorununa çözüm için damadına hazırlattığı ve adını yüzyılın planı olarak tanımladığı bir plan ile Batı Şeria ve Gazze’yi 30 metre yüksekten geçecek bir otoyol ile bağlayacak kadar insanlıktan yoksun olması ve adeta Filistin halkını yok sayması, İsrail-Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri geliştirecek hamlelerde bulunması Trump’ın göreve geldiği ilk yılda yaptığı girişimlerden birkaçıdır.

Ne yapmak istiyordu Trump? Bu girişimlerin tek bir amacı vardı. İsrail’in güvenliği…bunun için en büyük tehdit İran ve onun bölgede ki paramiliter unsurları olan Hizbullah militanları ve elbette İran Devrim Muhafızları’nın bölgede faaliyet gösteren Kudüs Gücü Tugayı ve onun lideri Kasım Süleymani idi. ABD’nin doğrudan İran ile birçok sıcak çatışma ortamına rağmen hiç karşılık vermesinin altında yatan en büyük neden. İran ile bir sıcak çatışmaya girmesi halinde arka  bahçesinin ve elbette İsrail’in güvende olamayacağı endişesi idi. Fırat’ın doğusunda, Türkiye’nin başlattığı “Barış Pınarı Harekatı” öncesinde Türkiye ile bir mutabakat yaparak güneye çekilmesinin altında da bu neden yatıyordu. Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye sınırı boyunca tampon bir Kürt devleti oluşturarak İsrail’in güvenliğini sağlama ve bu sözde devletin yaşayabilmesi için Akdeniz ile bağlantısını kurma planı her defasında Türkiye’nin kararlılığı ile ortadan kalkınca, ABD için güneye çekilmekten başka çare kalmıyordu. Bu arada Lübnan, Irak ve İran ‘da yapılan kapsamı giderek artan gösterilerin zamanlamasına da dikkat etmek gerekir. Özellikle Lübnan ve Irak’ta; dikkatleri yolsuzluk, ücret azlığı, benzin zammı gibi konular üzerine yoğunlaştırarak bu devletlerin yönetim kademelerini, Hizbullah ve Haşdi Şabi gibi grupları, uluslararası kamuoyunu bu gösterilerle meşgul etmesinin de arkasında Irak’a yoğunlaşmasının gizlenmesi yatıyordu.

Irak Savaşı sonrası, Irak’ı her açıdan sömürmeye devam etmesine rağmen ABD, Irak’ın işgalinden henüz istediği sonucu alamamıştı. Büyük Ortadoğu Projesinde üçe bölünmüş bir Irak hedefi gerçekleşmemişti. Bu maksatla ilk olarak yaptığı “Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ” ne bağımsızlık girişimi, Türkiye, İran ve Irak Merkezi Yönetiminin işbirliği içinde, dirayetli tutumları ile engellenmiş ve sonuç vermemişti. Halbuki ABD, Irak’ın Kuzeyi’ ne her türlü yatırımı yapmaya devam ediyordu. Erbil’de en büyük Konsolosluk binası inşa etmesinde, bağımsız bir kürt devletinin kurulması halinde, binanın büyükelçilik olarak hizmet vermesinin amaçlandığı net bir şekilde görülebiliyordu. Aksi halde 795 milyon dolarlık bir binayı inşa etmesinin hiçbir anlamı olmazdı.

İlginç bir şekilde ABD’nin konsolosluk binası inşaatının başlamasında kısa bir süre sonra Çin’inde oldukça büyük bir konsolosluk binası açma kararı alması ve uygulamaya başlaması ABD-Çin rekabetinin Erbil üzerinden de sürdüğünü göstermektedir. Çin, Erbil’e olan ilgisi “Tek Kuşak-Tek Yol Projesi” üzerinde yer alan, petrole de sahip olması nedeniyle ürün satabileceği, çeşitli endüstriler kurabileceği bir merkez gözü ile bakmasında yatmaktadır. Ancak, bu durum iki ülkenin yakın bir zaman dilimi içinde, bu bölgede, daha çok karşı karşıya geleceklerinin de göstergesi olmaktadır.

ABD’nin Irak’ta mevcut 9 askeri üste, 5 bine yakın askerinin varlığı ve Irak’a yakın diğer üs bölgelerinden hızlı takviye imkanına sahip olması güç açısından bir üstünlük sağlamakla birlikte, Irak yönetiminin Irak nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Şiilerden oluşması nedeniyle İran ile yakın ilişkiler kurması ve İran Devrim Muhafızlarının Irak’ta faaliyetlerine göz yumması, ABD tarafından Irak’ta ki varlığına yönelik bir tehdit olarak algılanmıştır. DEAŞ’a karşı mücadelede ABD ile birlikte hareket eden Haşdi Şabi’nin, DEAŞ sonrası ayrı bir güç olarak Irak Silahlı Kuvvetlerine bağlanması ABD ‘nin taşıdığı endişeleri gidermeye yeterli olmamıştır. ABD -İran arasında artan gerilimin adeta bir laboratuvarı konumuna gelen Irak, esasında ABD-İran’ın güç mücadele alanı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu arada Suudi Arabistan’ın da Irak’ta ekonomik yatırım ağırlıklı girişimleri ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ne sağladığı destek ayrıca incelenmesi gereken bir boyut olma özelliğini taşımaktadır.

Bütün bu gelişmelerin günümüze yansıması ,son birkaç gün içinde hızlı bir değişim göstermiş ABD üssüne saldırı sonucu bir ABD vatandaşının hayatını kaybetmesi ,akabinde ABD’nin Haşdi Şabi güçlerine yönelik saldırısı sonucu 25 civarında can kaybı yaşanması, ABD Büyükelçiliğine yönelik saldırı ve sonrasında terör örgütü olarak ilan ettiği, ancak İran Anayasasına göre legal bir kuruluş olan Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi’nin üst düzey yöneticisine yönelik saldırı bugüne kadar kontrollü olarak sürdürülen gerginliği savaşa doğru taşımıştır. Adeta bir el bombasının pimi çekilmiş, mandalından tutulmuş ve her an patlamaya hazır vaziyette ortada durmaktadır. Dünya ve bölge nefesini tutmuş mandalının bırakılıp bırakılmayacağı, bırakılacaksa ne zaman ve nerede bırakılacağını öğrenmeye çalışmaktadır. Gerginlik kontrolden çıkmıştır. İran bölgedeki en önemli figürünün etkisiz hale getirilmesine karşılık vermemesi halinde, bugüne kadar bölgede elde ettiği tüm kazanımların yok olacağının farkındadır. Karşılık verilecektir. ABD’nin konvansiyonel güç üstünlüğüne karşı asimetrik saldırılarda İran’ın bariz bir üstünlüğü bulunmaktadır. Çünkü Silahlı Kuvvetlerini asimetrik çatışmalara uygun olarak yapılandırmış ve bunun faydalarını görmüştür. ABD’nin bölgedeki her türlü vasıtaları asimetrik sistemlerle yapılabilecek saldırılara karşı hassas durumdadır. Aramco saldırısında konvansiyonel tehditlere göre yapılandırılmış sistemlerin ne kadar etkisiz kaldığı bilinen bir gerçekliktir.

ABD-İran arasında ki güç mücadelesinin genel bir çatışmaya bu aşamada evrilme imkanı düşük olmakla birlikte özellikle İran’ın yöneleceği hedeflerin önemi çatışmaların yaygınlaşmasının boyutlarını da tayin edebilecektir. Bu hedefler arasında İsrail ve Suudi Arabistan’a ait hedeflerinde olması kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca, İran’ın önemli bir kozu olan muhtelif mesafelere tesirli füzelerini de kullanmasının ihtimal dahilinde olacağı dikkate alınmalıdır.

Bu saldırının gösterilerin dozunun giderek arttığı İran’da toplumun bütünleşmesine hizmet edeceği ABD’nin aleyhine bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Yine, saldırının Rusya-Çin ve İran arasında ilk kez gerçekleştirilen deniz tatbikatının hemen ertesinde gerçekleştirilmesi, Rusya ve Çin’e bir mesaj olarak ta algılanabilir.

Karışık olan Ortadoğu bu kez kördüğüm olma evresine doğru adım adım ilerlemektedir. ABD’nin bu gelişmeler karşısında kontrol edilebilir olmaktan giderek uzaklaşan Irak’ın üçe bölünmesini gerçekleştirmek maksadıyla hamle yapması beklenmelidir.

Doç.Dr.FAHRİ ERENEL - NAME HABER

YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.