Cemil YAMAN
Cemil YAMAN
18.Yıl dönümünde 17 Ağustos Marmara depremi
17 Ağustos 2017 Perşembe / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar
Bundan 18 yıl önce 17 Ağustos gecesiydi. O gece öyle bir geceydi ki insanların ne zihinlerinden ne de kalplerinden asla çıkmayacak derin acılar, ölümler ile sonsuz bir hüzün ve korku hep birlikte yaşandı.
 
Her yıl yaz aylarında olduğu gibi Türkiye o dönemde de okulların tatilde olması ve yaz mevsiminin tatlı rehaveti ile kiminin sayfiye bölgelerinde, kiminin evinin balkonunda tatil yaptığı günlerini yaşıyordu. Depremden sadece 6 gün önce, 11 Ağustos’ta tam güneş tutulması yaşanmış, bu nadir görülen gök olayı gerek ülkemizde güneş tutulmasının net izlendiği bölgelerde, gerekse dünyada ilgi ile izlenmişti. Bizler de bu yörenin sakinleri olarak, günler öncesinden hazırladığımız kahverengi camlar ve güneş gözlükleri ile bu sıra dışı gök olayına canlı şahitlik ettik. Dakikalar boyunca Güneş’in üzerine Ay’ın gölgesinin düşmesi ve ortamda meydana gelen tuhaf kahverengiliği gözlemledik. Ancak güneş tutulması hiç de hayal ettiğimiz gibi gelişmemiş, olaya canlı şahit olanlar üzerinde derin bir huzursuzluk ve iç sıkıntısı gibi benzer tepkiler oluşturdu. Kim bilir, bu iç sıkıntısı sadece birkaç gün sonra yaşayacağımız büyük felaketin bir ön sezisiydi belki de…
 
Güneş tutulması ile deprem arasında birbirini tetikleyici bir etkinin olup olmadı, bu alanda çalışan bilim insanlarının konusudur. Ancak gerçek olan şu ki bu doğa olayından sadece 6 gün sonra bir gece yarısı tuhaf bir kızıllıkla başlayan ve yaşayanlara saatler sürmüş gibi gelen ve merkez üssü Gölcük olan 7.6 şiddetinde 45 saniyelik deprem, etkileri ve acıları bugün bile devam edecek büyük bir felakete dönüştü. Depremde resmi verilere göre 18.373 ölü, 48.901 yaralı kaydedildi. 45 saniyelik bu felaketin ardından 285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar gördü, 133.683 adet bina çöktü, 600.000 kişi evsiz kaldı.
 
Değerli okuyucular, depremi yaşayan bizler o gece, insanın acziyetine ve çaresizliğine şahit olduk. Deprem esnasında yere kapanıp doğrulan yüzyıllık çınarların adeta secde etmesini, hayvancıkların biçare telaşını, insanın duadan başka sığınacak birşeyinin olmadığını ibretle gördük. Depremden sağ çıkmayı başaran insanlar bilinçsizce oradan oraya koşuşturup, akrabalarından haber almak için çılgınca çaba sarf ediyordu. Hepimiz bir an önce sabah ezanının okunup günün ışımasını ve ne olup bittiğini tam olarak anlamayı ümit ediyorduk. Fakat bir türlü ezan okunmadı… Saatler sonra güneş iyice yükseldiğinde anladık ki mahalle camimiz de depremde yıkılmış, minaresi caminin üzerine düşmüştü. Depremin ilk şoku atlatıldıktan sonra, sağ çıkanlar enkaz altında kalanları çıkarmak için insan üstü bir gayretle bazen elle bazen kürekle büyük beton parçalarını kaldırmaya gayret etti ama korkulan gerçek oldu… Deprem, birçok aileyi parçaladı, eşleri, akrabaları, arkadaşları, komşuları birbirinden ayırdı. Kimi ana-babasını, kimi kundakta bebesini, kimi eşini kaybetti…
 
Depremden sadece birkaç ay önce, 3 Mayıs 1999’da kurulan MHP-DSP-ANAP koalisyon hükümetinde Başbakan merhum Sayın Bület Ecevit’di. Ülkemizin ekonomik, siyasi ve sosyal her alanda son derece travmatik bir dönemini temsil eden 1990’lı yılların belki de en zor döneminde yaşandı deprem. Peşpeşe gelen ekonomik krizler dolayısıyla bir türlü toparlanamayan makroekonomik denge, deprem ile birlikte hepten alt üst oldu. 2000 yılında Başbakan Bülent Ecevit tarafından, “Deprem Vergisi” olarak tanımlanan Özel İşlem ve İletişim Vergileri konularak depremin yaralarını sarmak üzere halktan vergi toplanmasına karar verildi. Toplanan vergiler yanında alicenap halkımızın depremzede kardeşlerimiz için yaptıkları yardımlar ve yurt dışından gelen yardımlarla depremzedelerin kalıcı konutlara geçirilmesi, bir an önce normal yaşamlarına döndürülmesi için çaba sarf edildi. Ancak depremin yaralarını sarılmaya çalışılırken 2001 yılında gelen likidite krizi ve bankacılık krizi adeta ülkenin ekonomik olarak çöküşünü sembolize etti. Yapılan çalışmalar da bir türlü arzu edilen düzeyde bir performans göstermedi.
 
Deprem için halktan toplanan yardımlarla vergilerin bir kısmının krizden çıkılması için fon olarak kullanıldığı dedikoduları hiç eksilmedi… Ve 2002 seçimlerinde halk, sözü edilen partilerin hiçbirisine yeniden görev vermedi. Seçimlerde AK Parti kuruluşundan sadece 15 ay sonra birinci parti olarak çıktı.
 
AK Parti hükmeti ile birlikte deprem yönetmeliğine uygun konutların yapılmasına hız verildi, yeniden yaşanabilecek bir depreme hazırlıklı olabilmek adına her türlü tedbir alınmaya çalışıldı. Ancak hala yapılacak çok iş, alınacak çok yol var. Artık herkes tarafından bilinen “deprem öldürmez, çürük bina öldürür” sözünden hareketle, şehirlerimizin inşasında güvenlikten ödün vermeden yeniden yapılanmaya gitmek hayati öneme haizdir. Son yıllarda tüm ülkede devam eden kentsel dönüşüm süreçleri bu konuda önemli bir fırsat olarak değerlendirilmeli ve gerek merkezi yönetim, gerekse yerel yönetimlerin katkıları ile depreme dayanıklı, modern kentleri yeniden kurgulamalıyız. Bu konuda Şili oldukça güzel bir örnektir. Şili’de 2015 yılında yaşanan 8.3 büyüklüğündeki depremde sadece 20 kişi yaralanmış ve çok az sayıda can kaybı gerçekleşmişti. Bu ölçekte bir depremde, üstelik ciddi bir Tsunami etkisine rağmen bu kadar az sayıda can kaybı, depremle mücadelede ortaya konmuş olan çabaların önemli bir karşılık bulduğunu göstermektedir.
 
Deprem kuşağında olan ülkemizde de durumumuz net olarak analiz edilerek, mevcut koşullarda alınabilecek tüm tedbirler alınmalı ve depremle birlikte yaşamanın yollarını aramalıyız. Felaketleri önlemek mümkün değil, ancak felaketlere karşı tedbir almak elimizde…
YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
       
Nizamettin Karadağ 20 Ağustos 2017
Hastaya doğru teşhis konulmazsa tedavi ne olursa olsun hastayı kaybedersiniz. Bu gerçekten yola çıkarak depremle ilgili ülkemizin okuru yazarı aydını beyaz yakalısı ya gerçekleri görmüyor ya da gerçeği söylemekten kaçınıyor. Ülkemizin deprem kuşağında yer aldığı hep söylenir depreme dayanıklı konut üretiminden hep bahsedilir ama inşaat malzemelerinin kalitesinden hiç kimse hiç bir şey söylemiyor. Ne oldu sizin vicdanlarınıza ? Sayın Fikri Işık sanayi bakanıyken demişti ki: " Dünya hurdasının %20 sini bizim ülkemiz kullanıyor. " Hurdadan Elde dilen Demir'in yorgun olduğu çekme mukavemetinin düşük olduğu deprem kuşağında yer alan hiç bir ülkenin inşaat Demir'i olarak kullanmadığını bilmeyen yoktur. Aslolan cevherden elde edilen devletin otokontrolü altında olan fiziksel ve kimyasal analizlerin yapıldığı sağlıklı inşaat demielerinin üretilmesidir. Hakeza çimento fabrikaları özelleştirildi mantar türer gibi beton santralleri türedi. Devlet kontrolü neredeyse sıfır. Vicdanı ile cüzdanı arasında kalmış çimento üreticisinin merhametine kalmış bir halk. Aynı şekilde amaç depreme dayanıklı konut üretmek olan kentsel dönüşüm projeleri adeta rantsal dönüşüm projelerine dönüştürülmüş. Neden ? Vatandaşın konutunun cinsine niteliğine bakılmaksızın birebir konut verilmiyor da mevcut konutunu peşinata sayıp bir ömür borçlandırılıyor ? Özetle Şili'lileri örnek alacaksak belediyelerin bünyesinde bir an önce inşaat malzemeleri analiz laboratuarları kurulmalı. Alman DIN normları altında üretilen çeliklerin kullanımına asla izin verilmemeli. Çimento fabrikaları Devlet tarafından sıkı denetlenmeli denetim sonuçları düzenli bir şekilde kamuoyu ile paylaşılmalı kentsel dönüşüm amacına uygun birebir konut vererek depreme dayanıklı konut stoku sağlanmalı en önemli konu da yapı denetim şirketleri. Yapı denetim şirketlerinin tüm masraflarının devlet tarafından oluşturulacak bir fondan karşılanmalı. Dünyanın neresinde görülmüş ki parasını verenin para alan tarafından denetlendiğini ? Ne hazin değil mi ? Yapı denetim şirketinin parasını veren müteahhit , Müteahhitler denetleyen aynı yapı denetim şirketi.